
Türkiye’de din tartışmalarının merkezinde, çoğu zaman fark edilmeyen bir mesele vardır: Biz gerçekten İslâm’a mı uyuyoruz, yoksa İslâm’ı kendimize mi uyduruyoruz?
Asıl soru budur.
Çünkü pratikte ortaya çıkan manzara şunu göstermektedir: Dinin ölçüsü, çoğu zaman Kur’an ve sünnet değil; devletin çizdiği sınırlar, toplumun yerleşik alışkanlıkları ve nesilden nesile aktarılan örfler olmaktadır.
Ölçü vahiy olunca insan kendini düzeltir.
Ölçü alışkanlık olunca vahiy düzeltilmeye çalışılır.
İşte kırılma noktası tam da burasıdır.
Bir hüküm örfe uyuyorsa kabul edilir. Devlet politikalarıyla çatışmıyorsa sahiplenilir. Toplumsal kabulleri rahatsız etmiyorsa benimsenir. Fakat aynı hüküm mevcut düzenle çatışıyorsa, bu kez tevil edilir, ötelenir veya etkisiz hâle getirilir.
Böylece insanlar hayatlarını naslara göre inşa etmek yerine, nasları hayatlarına uygun hâle getirmeye çalışırlar.
Sonuç mu?
Sonuç, birbirine zıt gibi görünen; fakat aynı zihinsel zeminden beslenen çelişkiler yığınıdır.
Bir tarafta bir şeyhin kabirden ümmeti yönettiğine inanılır.
Diğer tarafta, ömrünü İslâm’la ve Müslümanlarla savaşarak geçirmiş insanların cenazeleri, camilerde Diyanet’in imamları tarafından kıldırılır.
Normal şartlarda bu iki yaklaşımın aynı toplumda karşılık bulmaması gerekir.
Fakat ölçü vahiy değil de alışkanlık olunca, en büyük çelişkiler bile normalleşir.
Daha da ilginci şudur:
Kur’an ve sünnete dönüş çağrısı yapanlar, çoğu zaman “Arapçı” olmakla suçlanır.
Peki şu soruyu sormak gerekmez mi?
Bir Müslümanın Kur’an’ı ve sünneti merkeze alma çabası, ne zamandan beri bir kavme mensubiyet göstergesi oldu?
Kur’an Arapça indi diye Kur’an’a dönmek Arapçılık mıdır?
Yoksa burada asıl rahatsızlık, alışılmış din anlayışlarının sorgulanması mıdır?
Çoğu zaman ikinci ihtimal daha güçlü görünmektedir.
Kimi insanlar ibadetin özünü ihmal ederken şekliyle övünür.
Kimi insanlar ümmetin asırlardır uyguladığı usulleri küçümserken, kendi alışkanlıklarını mutlak doğru kabul eder.
Hatta bazen öyle bir özgüven ortaya çıkar ki, bütün İslâm dünyasından farklı bir uygulama tercih edildiği hâlde bunun üstünlük vesilesi olduğu düşünülür.
Oysa hakikat sayı ile belirlenmez; fakat insanın bütün ümmeti yanlış, kendisini doğru görmesi de üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir problemdir.
Meselenin tarihî boyutunu da görmezden gelemeyiz.
Uzun yıllar boyunca halkın dinî kaynaklara ulaşmasının zorlaştırılması, din eğitiminin zayıflatılması ve insanların vahiy ile arasına çeşitli aracılar konulması, bugünkü tabloyu hazırlayan sebepler arasındadır.
Bilgi azalınca kanaat artmıştır.
Kaynaklardan uzaklaşıldıkça ezberler güçlenmiştir.
Araştırma zayıfladıkça sloganlar çoğalmıştır.
Bugün karşı karşıya bulunduğumuz sorunların önemli bir kısmı da bundan kaynaklanmaktadır.
Her dönemde hakikati arayan insanlar olmuştur.
Her dönemde alışkanlıkların karşısına delille çıkanlar olmuştur.
Her dönemde “Böyle gördük” anlayışının karşısında, “Allah ne buyurdu?” sorusunu soranlar olmuştur.
Bugün de ihtiyaç duyulan şey budur.
Daha fazla şikâyet değil.
Daha fazla hamaset değil.
Daha fazla slogan hiç değil.
Daha fazla ilim.
Daha fazla tefekkür.
Daha fazla cesaret.
Çünkü hakikat, onu konuşanların değil; onun uğruna yorulanların omuzlarında yükselir.
Yol uzun olabilir.
Yük ağır olabilir.
Kalabalıklar başka istikamete gidiyor olabilir.
Fakat dert sahibi insanlar ayağa kalktığında tarih değişmeye başlar.
Bu yüzden dertlenen oturmasın.
Ayağa kalksın.
Yürüsün.
Yorulsun.
Çünkü hakikat, bedel ödemeyi göze alanların omuzlarında yeniden görünür hâle gelir.